top of page
Download (1).jpg

YARINLARDAN ALMANYA’DAN

TÜRKİYE’YE BAKARKEN...

Yusuf Polatoğlu

Kişiler, toplumlar ve vatan arasında birlikteliği temin eden, irtibata sebep teşkil eden şey,  bir önemli bağın var olmasıdır. Kısaca “Mensubiyet” dediğimiz bu kavram bir yere, bir değere ait olmanın da ifadesidir. Bir değere ait olması inanç ve kültürü oluştururken, bir yere mensup olmak da onun coğrafyası ve vatanını teşkil eder. Temelde böyle olan bu durum, çağımızın şartları içindeki göç hareketleriyle farklı biçimlerle karşı karşıya kalmaktadır. Yer değişiklikleriyle farklı coğrafyalara taşan insanlar, bulundukları coğrafyanın kültür, inanç etkilerini de yaşamaktadırlar.      

        

    Hep inanır tekrarlarız ki kimlik değerleriyle, dil, din, kültür değerleriyle var olmayı başarmak önemlidir. Önce kendi olarak, kendi güzellikleriyle bütünlük kurarak, bundan sonra diğer kültürlerle zenginleşmek, genişlemek asıl ideal yoldur. Bu da bir direnme, gayret, emek ve bilinçli bir faaliyeti, mücadeleyi gerektirir. Değilse kimlik, kişilik, kültür değerleri üzerinde sağlıksız gelişmelere sebep olur. Değişim ve dönüşüm mentaliteyi de, bakış açısını, hatta tercih kararlarını da farklı etkiler. Kopmaya, asimalasyona varan neticeleri olur. Bizim Batı Avrupa’daki yarım asrı aşan varlığımız da işte yukarıda anlatılan çizgi üzerindedir.

            Bu çizgi üzerinde yıllar içinde nimetler ile külfetler, sevinçler ile hüzünler, zarar ve kârlar, kayıp ve kazançlar hep yan yana yürüdü. Ve şartların sürüklediği yarınlara doğru yol almaktayız.

Dolayısıyla bu değişim ve dönüşüm, “Almanya’dan Türkiye’ye farklı bakış” biçimi oluşturabilecektir. Eski tek parti döneminde Ahmet Kutsi Tecer’e ait bir meşhur şiir vardır. Anadolu’ya bakışı anlatan şiirde tekrarlanan bir vurgu,“Orda bir köye var uzakta/ gitmesek de  gelmesek de o köy bizim köyümüzdür” diye tekrarlanır. Burada o köyleri sevmek, sahiplenmek duygusu da söz konusu iken, öte yandan da,  “Şecaat arzederken merdi kıpti sirkatin söyler” ironisi de saklıdır bir bakıma. Zira, sonradan, gidip gelemediğiniz köy neden ve nasıl sizin oluyor diye yorumlar da yapılmıştır. Sözü şuraya bağlayacagım, biliyorum ki bu “erken ve uç bir benzetme” olacak... Sesli düşünürken, “Orada bir Türkiye var uzakta gitmesek de gelmesek de o ülke bizim ülkemizdir” sözünün söylenecegi günler de  gelecek midir diye bir düşünce akla gelebiliyor. Şu an için elbette söz konusu değil bu. Kültür ve kimlik değerlerinin yaşatılması istikametinde -yetersizliğine rağmen- faaliyetlerin varlığı bu hususta kendi çapında olumlu rol oynamaktadır. Henüz birinci kuşak aradan tam çekilmiş değildir. Ülkemizin güzelliği, bizim oluşu, vatan olma anlamı, çağın ekran ve internet iletişim imkânları Türkiye bağını destekleyen, canlı tutan faktörlerdir.

Hakkını teslim etmek lazım ki Batı Avrupa’da doğan çocuklarımızın içinde bir kesimin Türkiye sevgi ve ilgisinin varlığı gözlenmektedir. Ama yekun içinde bu oran ne kadardır, bugünki bu ilgi varlığı ne kadar sürecektir, bunlar ucu açık sorulardır.

 

Yarın ki nesillerin Türkiye’ye bakışlarının sosyolojik ve psikolojik sebepleri belirleyici olmaktadır şüphesiz. Bunun izdüşümleri uzun yıllar önce dahi kendini sezdirmiştir. Yirmi beş yıl önce dahi bu sesler duyulmaya başlanmıştır. Berlin’den Emine adına söylenen uzun şiirin içindeki anlatımından alınan iki mısra dünden bugüne ve yarına ip uçları vermektedir:

Babamın gurbeti benim sılam oldu.

Benim sılam babamın hâlâ gurbeti

 

Şimdi benim gurbetim nere, sılam nere?

 (Aras Ören)

 

Nasıl ki Almanya’ya uyum ve entegrasyon konuları uzun süre gündem oldu. Yarınlarda nesillerin Türkiye’ye ilgisi ve ilgisizliği de  bu sefer vatana, geleneklere uyumlu olup olmamakla bağlantılı olacaktır. Aşağıdaki örnek önceki yıllara dayansa da konuyu yine de açıklıyor. Sözünü ettiğimiz problematiğin duygusal, şiirsel ifadesi şöyle başlıyor:

 

Federal Almanya’da doğdum. Annem babam

Federal Almanya’da çalışıyor.

Kimisi “Almansın” diyor.

Başkaları, “Sen bir Alman Türk’üsün diyor.

Gerçekten ben neyim?

            (...)

Babam, “izinde Türkiye’ye gideceğiz. Türkiye

Bizim yurdumuzdur”, diyor

Düşlerimde Ayşe’yi, Emine’yi ve Ali’yi

Kucaklıyorum Onlara birikmiş sevgimi

Veriyorum kucak kucak.

 

Ninem bizi karşıladı. Bizi sarmak için kollarını

açtı.

Bense, Almanya’daki gibi, bir diz kırarak onun

elini sıktım.

Oysa hep öpülmüştü onun kırış kırış elleri

Ninemin yüzü değişti. Sevinç uçtu.

Bana Helga’nın gözleri ile baktı: Ninem artık beni sevmiyordu

 

Yüreğimdeki sevgi taşlaştı, bu ağırlıktan yoruldum.

Düşümde Ayşe’yi, Emine’yi, Ali’yi kucakladım, ama onlar bana salt uzaktan baktılar

Bakışlarıyla küçülmüş hissettim kendimi, çünkü hor bakıyorlardı

Dillerimiz birbirine yabancılaşmıştı, oyunlarımız davranışlarımız da

Türk arkadaşlarım bana Alman! Diye sesleniyorlardı.

Pastamın yarısını onlara vermemem Ayşe’yi çok kızdırdı.

“Yiyeceklerimizi bölüşmek bizde töredir. Sen de onlar gibi bencil olmuşsun”

“Sen bizden değilsin”

İyi ama ben nereliyim?

Gülümseyen bir ülke söyle bana. Ekmeği bölüşmek istiyorum.

Ağaçlardaki kuşlar, bilmezsiniz siz ne demektir her yerde yabancı olmak.

(Almancadan Türkçeleştiren Yüksel Pazarkaya)

 

Yani bu demek ki Türkiye gelenekleri ile de bir uyum sorunu söz konusu. Yarın ki nesillerin burada doğup, buranın mentalitesine göz açtıkları halde önce Avrupa içinde yabancı kökenli olmanın bazı olumsuz izlerini yaşamalarından öte,  bir de Türkiye gelenekleri ile de asgari bir uyum çizgisi başarmaları gerekmektedir.

Birinci nesil ile sonraki nesillerin Türkiye’ya bakışları, şikayetleri, beklentileri  bir birinden çok farklılık arzetmektedir. İlk gelenler Türk Devletinin ilgisizliğine, sorumsuzluğuna, vefasızlığına sitem etmişlerdi:

Bıraktı el diyarında

Koyup gitti baylar bizi

Unuttu Münih garında

Bavul gibi beyler bizi

            (...)

(Ersen Bağcı)

Şimdi bu sitemler değişime uğradı, “Almanya acı vatan” serzenişleri de geride kaldı, artık buralı olmanın, buraya alışmanın bağışıklığı noktasından yeni bakışlar oluşmaktadır.

 

Nesillerin “nerenin yerlisi, nerenin yabancısı olduğu” konusunda dahi ikilem yaşadıkları bir acı realite olarak hissedilmektedir. Bu yabancı olmak konusu çocukların psikolojisinde zaman zaman bir fobiye dönüşecek ilerlemeler kaydedebilmektedir. Okul kitaplarına girmiş bir anekdot bu duruma keskin bir misal olmaktadır. Noel Tatilinde İstanbul’a giden bir Türk ailesinin hava limanındaki izlenimidir bu. Bir çok uçak aynı anda inince yığılmayı önlemek, geçişi hızlandırmak için farklı dillerde anons yapılır. Almanca, “Ahtung Ahtung! Alle Ausländer werden darum gebeten, Schalter zwei zu benutzen.” Bu anonsu duyanlar söz konusu gişeye doğru giderken, Türk ailesinde bir kıpırdama olmayınca çocuk, “Baba  söyleneni duymadın mı? Yabancıların iki nolu pasaport gişesine gitmelerini istiyorlar.”  Babası cevap veriyor: “Duydum oğlum lakin o yabancılar içindi. Yani Almanlar, İngilizler, Fransızlar gibi..” Yabancı görülmek çocuğun bilinç altına öylesine yerleşmiş olmalı ki, “Yani biz yabancı değil miyiz? Almanya’da bize hep yabancı diyorlar ya”. Babası, Evet Almanya’da yabancı deseler de Türkiye’ye gelince yabancı değiliz dese de çocuğun kafası hala karışıktır. Yani Almanlar da mı yabancı olabiliyor diye şaşkınlıkla sormaktadır. Bunu müteakiben, yabancı olmak demek böylesine kolay, ya da yabancı olmak kötü, ayıp bir şey mi  soruları aklını kurcalıyor. Yabancı olabilmenin doğal yanını gören çocuk, Almanya’ya dönünce arkadaşlarına herkesin yabancı olabileceğini anlatacağını söylüyor.

 (Schulbuchverlag Anadolu, Pilot-5 Hückelhoven)

 

Sorular.. Sorular.. Meraklar.. Meraklar.. Yıllar önce sezdiğimiz, düşündüğümüz çözümsüzlüğü ve geçerliliği açısından bugün tekrarladığımız hususlar bunlar. Yarınlarda Almanya’dan Türkiye’ye bakışlar nasıl olacak sorusu, bizi işin özüne yönelten ayrıntılara götürüyor.  Önce sorduklarımızı, konuya binaen şimdi tekrar soruyoruz:

Oğlumuz, kızımız, torunlarımız

Yarın bizi sorarlar mı acaba?..

Sahi, nasıl olur yarınlarımız

Memleketi ararlar mı acaba?..

            (...)

Yol ayrımındaki yavrular bizi

Överler mi, yererler mi acaba?..

            (...)

Girer mi Türkiye gündeme, güne

Yoksa Almanya mı geçer hep öne

Asya ile Avrupa'nın üstüne

Bir mutluluk kurarlar mı acaba?..

            (...)

İleriki  nesiller ülkemize tatil yeri gözüyle mi bakacaklar, yoksa vatan ve sevgi sahiplenmesi ile mi hareket edecekler:

 

Varmak için denizlere, göllere

Ermek için ilçelere, illere

Bizim gibi, her temmuzda yollara

Heyecanla girerler mi acaba?..

 

Bilmiyoruz biz yarınki çağları

Olmayınca yola bakıp ağları

Memleketle, sıla ile bağları

Koparırlar, kırarlar mı acaba?..

 

Türkiye'nin adı kalıp zihinde

Silinerek tükenir mi bir günde

Burda kurdukları hayat içinde

Bir devrandır sürerler mi acaba?..

            (...)

            (Ozan Yusuf Polatoğlu)

 

Ve bir “müşkül”, bir “muhal”, bir “muğlak” durum zihinde hep durmaktadır:

 

Bir müşkül bell'oldu zaman içinde

Gidenler geriye gelecekler mi ?..

İstikbal toz-pembe güman içinde

Gülenler yarın da gülecekler mi?..

 

Sessiz sessiz ilerlermiş ağrılar

Zaman birden ağrıları doğrular

Almanya'yı vatan gören yavrular

Kendi vatanını bilecekler mi?..

 

Açılıp kapana dursun fasıllar

Oyalaya dursun mâlûm usuller

İki kültür arasında nesiller

Huzurlu bir hayat bulacaklar mı?.

            (...)

POLATOĞLU, artık açmalı gözü

“Kabuk sağ tutamaz çürüyen özü”

Kendi dünyasına alanlar bizi

Aldıkları gibi salacaklar mı?..

(Ozan Yusuf Polatoğlu)

 

Türkiye’ye bakışı, ilgiyi ve bağlılığı şüphesiz, “bilmek-tanımak-benimsemek” üçlüsü ile değerlendirebiliriz. Ozan Arif’in, “ey devlet baba, bilmiyor bilmiyor seni bu nesil bilmiyor” vurgu ve tespiti erken alarm gibidir; ya da –aslında- vaktinde bir uyarıdır. Şu dönemde “bilmiyor” demek belki erken olabilir. Ama aşağıdaki şiirdeki “bilmiyor” ibarelerinin, ileride “bilmeyecek” şeklinde olacağı küçümsenmeyecek geniş bir kesim için yüksek ihtimaldir:

           

Bir nesil büyüyor gurbet ellerde

Bu nesil nelerden mesul, bilmiyor

(...)

Edep haya ölçü usül bilmiyor

(...)

Türkü şarkı halay fasıl bilmiyor

(...)

Namazı niyazı bırak kenara

Vallahi billahi gusül bilmiyor

(...)

Hepsi Türk velakin gel anlat bunu

Asalet bilmiyor asıl bilmiyor

(...)

Türkü nerden bilsin ozan duymamış

Türk doğmuş Türklüğe özen duymamış

Besmele duymamış ezan duymamış

Allah kitap Kuran Resul bilmiyor

 

Ananın babanın ettiği çaba

Yetmiyorsa suçlu kimdir acaba

Hiç kızma Arif’e ey devlet baba

“Bilmiyor bilmiyor seni bu nesil bilmiyor”

 

Ben şahsen bardağın dolu tarafına bakıp, elde kalan iyilik cephesini görmeyi bir umut, bir teselli saymaya çalışmaktayım. Şüphesiz içimdeki niyet buna etki etmektedir. Elbette yukarıdaki endişeler yarınlarda sızıya dönebilecektir. Ciddi bir sorumlulukla bu önemli husus için alt yapılar oluşmalıdır. Dadaloğlu’nun başka maksatla söylediği, ”ölen ölür kalan sağlar bizimdir” misaline mahkum olmak da çok acı olsa gerek.

 Küreselleşen dünyada baskın kültürlerin olumsuz etkisi çoğalarak gençliği kuşatmaktadır. Buna karşılık ekran, uydu ve internet iletişiminin isteyen için Türkiye’den bir kültür beslenmesi, desteği sağlayabileceği de bir başka yandır. Aileler daha hassa olmalı, çatı kuruluşlar da sorumlulukla, bilinçle durumu takip etmeli, mevcut hizmetleri verimli ve sürekli kılmalıdırlar. Umut tek başına bir kolaya kaçıştır elbette. Nitekim bilinir ki, “temenniler başka realite başkadır”. Muhakkaktır ki umutlarımızı, öngörüler doğrultusunda tedbirlerle donatmak gerekmektedir.

bottom of page